Huzur & Kandil

DERLEME VE UYARLAMA

İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden beri hep huzursuzluktan şikâyet etmiş, huzur sayıklamış, huzur rüyaları görmüş, huzur arkasından koşmuş ve huzur uğrunda ne kavgalar vermiştir. Ne var ki, her devirde meydana gelen yeni huzursuzluklar, bir evvelki devri aratmış ve HAYALİ CİHAN DEĞER dedirtmiştir. Huzuru bazen, çok çalışıp çok kazanmada ve maddî refahta; bazen gönlünce yaşamakta ve sınırsız hürriyette; bazen geniş teknolojik imkânlara sahip olmada ve konforda; bazen de yeme-içme ve cinsî arzularını tatminde görmüş ve hayatını bunları elde etmeye ve bunlara sahip olmaya bağlamış; böyle sisli, dumanlı yolda yer yer ümitlenmiş, zaman zaman da hayal kırıklığı yaşamış ve yeisle kıvranıp durmuştur.

Bireyleri ahlaki doygunluğa ulaşmış, hasis ve sefil duygulardan arınmış, birbirini seven-sayan ve birbirine gönülden bağlı bulunan bir toplum, huzura namzet bir toplumdur. Zira onun bireyleri arasında insanları huzursuzluğa ve ayrılıklara sürükleyecek faktörler silinip gitmiştir. Zaten onların arasında asalet, soy-sop, bölge, muhit farklılıkları ve imtiyazları gibi hususlar kesinlikle söz konusu değildir. Herkesi ve her şeyi mutlak bir kökenin vesayetinde gören, kabul eden bu insanlar tam anlamıyla birer kardeştirler. Birbirlerine karşı sevgide, merhamette, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kuvvetli bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, elem duyar, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar.

Onlar, birbirlerinin gözü-kulağı, dili-dudağı, eli-ayağı gibidirler. Bu toplumda her birey, hayatını diğerini yaşatmaya bağlamış, onun mutluluğu adına oturup kalkmaktadır. Dolayısıyla da, onların arasında yalnızlığa düşme ve perişan olma kesinlikle söz konusu değildir. Birinin canı yansa hepsinin ciğeri CIZ eder. Birinin sevinç şölenine herkes neş'eyle katılır. Yine, bu toplum içinde anneler-babalar azizler gibi ihtiram görür; çocuklarsa, saksılardaki çiçekler gibi ihtimamla büyütülür. Bu saadet ocaklarında, anne-baba ve evlat olma, doğumla başlamadığı gibi ölümle de bitmez. Eşler, ötedeki ebedî beraberlik düşüncesiyle, en ileri yaşlarda bile birbirlerine karşı hep ilk günün neşvesiyle davranırlar ve hayatlarını duygusal ilişkilerin çok ötesinde, kalbî ve mantıkî bir çizgide devam ettirmeye çalışırlar. Aile içindeki bu uyum geniş bir aile sayılan millet için de aynen geçerlidir; Bütünüyle sevgi, saygı; dayanışma ve yardımlaşma, milletin itibari varlığına aileden akseder. Böyle ailelerden oluşan bir millette herkes birbirini sever-sayar, birbirine şefkatle bakar, herkes için iyilik düşünür ve elinden geldiğince kötülükleri savmaya koşar.



Böyle bir toplumda kimseye sûizanda bulunulmaz, kimse zan altında tutulmaz, kimsenin ırzıyla, namusuyla, şerefiyle uğraşılmaz, tahminlere, ihtimallere binaen İNSANLAR TAKİBE ALINMAZ, tutuklanmaz ve BİREYLER BİRBİRLERİNE KARŞI CASUS OLARAK KULLANILMAZ. O toplumun bir kesimi, varlığını diğer kesimi yıkmaya bağlamaz, hele hiç kimse, bir kısım aşağı insanların işi olan komploya, yalana, tezvire, iftiraya kesinlikle başvurmaz. Çünkü, bu huzur toplumunda her birey, insanî değerleri korumaya ant içmişçesine, bütün olumsuzluklara karşı savaş durumundadır.

Böyle bir toplulukta, patron işçinin yanındadır. Yemesinde, giymesinde ve meşru bütün isteklerinde... Bir aile efradı gibi yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve gücünün üzerinde iş tahmil etmez. İşçi ise, işin yanında, işverenin yanında; servet ve patron düşmanlığından uzak, çalışmanın ve gayretin misali olma yolundadır.

Böyle bir toplulukta bütün kurumlarıyla eğitim, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; nesline insanlığı, şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir. Onu merhametsiz emellerden, süfli duygulardan, insanlık için yüzkarası olmadan ve her türlü hoyratlıktan korur ve bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir. Adliye, adalet felsefesiyle hükmeder; zalim"in, mütecavizin takipçisi; masumun ve mazlumun hamisi olur. Ve bu toplum, bir vicdan ve huzur toplumudur. Eğer HUZUR kaybedilmişse, ancak YİTİRİLDİĞİ YERDE ARANIR...:

Nasrettin Hoca kapısının önünde bir şeyler arıyormuş. Komşuları: Hayrola Hoca Efendi, demişler, bir şey mi kaybettin? Mühürüm düştü de... Nerede düşürdün? Söyle, biz de bakıverelim... İçeride düşürdüm, avluda... Avluda kaybolan şey sokakta aranır mı be Hoca? Avlu karanlık. Burası daha aydınlık da onun için burada arıyorum... KANDİLi yakıp avluda arasana mührünü...

Yazar: OSMAN GÜRDAL
sitesinden 31.10.2014 tarihinde yazdırılmıştır.